dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2010 Pazar

GİRİŞ


Yandaki resimde gördüğünüz kadın yaklaşık 70 yaşlarında. Hiç düşündünüz mü; 70 yaşında bir insanın geçmişe yönelik düşünceleri nelerdir?

Bu insan her kim olursa olsun muhtemelen yaşadığı 70-80 senenin nasıl geçtiğini anlayamadığını düşünüyordur. Hatta kendisine sorsanız, "göz açıp kapayıncaya kadar geçti, hiçbir şey anlayamadım" diyecektir. 20'li yaşlarındayken herhalde o da yaşlanacağını hiç düşünmemiştir. Ancak şu an, çok uzak gördüğü o dönemin içinde bulunmanın şaşkınlığını yaşıyordur. Ve bu anı uzak görmekle ne kadar yanıldığını da çok iyi anlamıştır.

Yaşamı boyunca yaptıklarını yazmasını veya anlatmasını isteseniz, en fazla bir defteri doldurabilir veya en fazla beş, altı saat arka arkaya anlatabilir. "Koskoca 70 sene" dediği şeyin tamamı işte bu kadardır...

Bu düşünceler içinde yaşayan kişinin, aklında ise çok önemli bazı sorular vardır:

- "Göz açıp kapayıncaya kadar geçip giden bu hayatın amacı nedir?"
- "Ben bu 70 seneyi ne için yaşadım?"
- "Peki bundan sonra ne olacak?"
Yukarıdaki sorulara birbirinden farklı cevaplar verecek iki insan grubu vardır.
Bunlardan bir tanesi Allah'a inanmayan, diğeri ise gönülden katıksız bir imanla Allah'a bağlanan kişilerdir.
Birincisi yukarıdaki sorularla ilgili olarak büyük olasılıkla şöyle düşünür: "Hayatım bugüne kadar boş bir amaç uğruna geçip gitti. 70 sene yaşadım ama ne için yaşadığımı da açıkçası pek anlayamadım. Önce annem babam için yaşıyorum dedim, sonra eşim, sonra ise çocuklarım... Ama şu an ölüm yaklaştı. Öleceğim ve bu dünyadan yok olup gideceğim. Sonrası mı? Sonra ne olacağını bilmiyorum ama herhalde herşey bitecek!"

Bu insanın içine düştüğü boşluğun nedeni, tüm evrenin, canlıların ve insanların bir amacı olduğunu kavrayamamış olmasıdır. Bu amaç, tüm bu varlıkların yaratılmış olmasından kaynaklanır. Aklı olan insan, evrenin ve canlıların her noktasında büyük bir plan, düzen ve akıl olduğunu görür ve dolayısıyla bunların üstün akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından var edildiklerini anlar. Bunlar yaratılmış olduklarına, rastgele ve bilinçsiz bir süreçle ortaya çıkmadıklarına göre, mutlaka bir amaçları vardır. Bu amacın ne olduğu ise, bize üstün Yaratıcı'nın, yani Allah'ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği Kuran'da bildirilir.

Bu gerçekleri göz önünde bulunduran ve Allah'a iman eden kişi yukarıdaki sorulara doğru cevabı verecek ve şöyle diyecektir: "Ben herşeyin sahibi olan Allah tarafından yaratıldım ve bu dünyaya gönderildim. Dünyada bulunduğum sürece beni Yaratana kulluk etmekle emrolundum ve bunu en güzel şekilde yapıp yapmadığım denendi. Dünyanın zaten çok kısa olduğunu, göz açıp kapayıncaya kadar geçeceğini biliyordum. Doğru olanı yaptım; Allah'a kulluk ettim, bu dünya hayatının geçici süslerine aldanmadım. Sonrası mı? Hayatım boyunca iyi işler yaptığım ve Allah'ın rızasını kazanmaya çalıştığım için ebedi bir mutluluk yurdu olan cennete kavuşmayı umuyorum. Ve Rabbime kavuşacağım günü sabırsızlıkla bekliyorum."

Yukarıda bahsettiğimiz iki insan arasındaki farkı daha da netleştirebilmek için bir nokta üzerinde durmak gerekir: Allah'ın var olduğunu kabul eden herkes, gerçek bir imana sahip değildir. Bugün pek çok insan evrenin bir Yaratıcı tarafından yaratıldığını kabul eder, ancak bu gerçeğin onun yaşamı için ne derece büyük bir önemi olduğunu kavrayamaz. İnsanların çoğuna hakim olan çarpık bir anlayış sonucu, Allah'ın evreni yarattığı ve sonra insanları kendi hallerine bıraktığı düşünülür.

Nitekim bu yüzeysel bakış açısına, Allah'ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği Kuran'da da dikkat çekilmiş, ayetlerde "evrenin Yaratıcısı kimdir?" diye sorulduğunda insanların "Allah" diye cevap verdikleri, ancak bundan kendilerine hiçbir pay çıkarmadıkları bildirilmiştir:

Andolsun onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, tartışmasız; "Allah" diyecekler. De ki: "Hamd Allah'ındır." Hayır, onların çoğu bilmezler. (Lokman Suresi, 25)


Andolsun onlara: "Kendilerini kim yarattı?" diye soracak olsan, elbette: "Allah" diyecekler. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorlar? (Zuhruf Suresi, 87)

Bu yanlış inanç sebebiyle de insanların çoğu günlük hayat ile kendilerini Yaratan Allah arasında bir bağlantı kuramazlar. Zannederler ki, bu dünyada yaşamlarını sürdürecek, kendi kıstaslarına göre iyi davranışlarda bulunacak ve öldükten sonra da eğer günahları varsa (!) bir süre cezalarını çekip cennete gideceklerdir. Hatta bir çoğu bu kadarını bile düşünmez; "bu dünya hayatında yaşayacağımız herşey kardır, Allah nimet vermiş, keyfini çıkaralım" gibi Allah'ın nimetlerini takdir edemeyen cahilce bir üslupla konuşur ve bu mantıkla başka hiçbir şey düşünmeden yaşamlarını sürdürürler.

Oysa gerçek böyle değildir. Allah'ı tanımayan ya da O'nu unutmuş olan tüm bu insanlar, çok büyük ve derin bir aldanış içindedirler. Kuran'daki ifadeyle, "Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır." (Rum Suresi, 7)

İşte bu gafil insanlar, dünya hayatının gerçek yüzünü ve amacını da kavrayamazlar. Geçici olduğunu, "göz açıp kapayıncaya kadar" bitip gideceğini ise hiç düşünemezler. Bu gerçeği çevremizde de kolaylıkla gözlemlemek mümkündür.

Halk arasında dünya hayatının kısalığı ve geçiciliği hakkında bazı deyimler kullanılır; "ölümlü dünya", "üç günlük dünya", "hayat fani" gibi. Ama bu kalıp sözcükler aslında insanların samimi görüşlerini yansıtmaz. Bu tarz sözler, toplumun bir geleneği gibi, aralarında konuşulan bir sohbet, hatta espri konusudur. Nitekim böyle önemli bir konunun hemen arkasından dünya ile ilgili planlara başlarlar. Örneğin "ölümlü dünya", "dünyaya bir kere geldik" sözünün akabinde "tabii ki dünyayı tepe tepe yaşayacaksın" tarzında sığ mantıklar öne sürerler.

Oysa ki hayatın kısa olması, ölümlü olmak ve dünyaya bir kere gelmek, her insan için en önemli gerçeklerdendir. Belli bir yaşa kadar insan bu önemli gerçeğin farkına varamamış olabilir, ancak bunu fark ettiği anda tüm yaşamını gözden geçirmesi ve Allah'ın kendisinden istediği şeylere göre yeniden yaşantısını düzenlemesi gerekir. Çünkü hayat kısadır, ama insan ruhu -Allah'ın dilemesiyle- sonsuza kadar yaşayacaktır. Sonsuzun yanında 60-70 senelik hayatın hiçbir kıymeti yoktur. Burada az bir zevk almak için sonsuz hayatı feda etmek ise elbette akılsızlıktır.

Ancak bu gerçeği kavrayamayan inkarcılar, tüm ömürlerini Allah'ı unutarak boş amaçlar uğruna tüketirler. Oysa bu boş amaçlara bile kavuşmaları mümkün değildir. Doyumsuzluk içinde yaşarlar ve her zaman bulundukları durumun ya da sahip olduklarının bir adım ötesini isterler. O adıma geçince bir adım daha, bir adım daha ve ölene kadar tatmin olmayan isteklerle ömür sürerler. Arzuladıkları güzellik ve zenginliğe dünya şartlarında kavuşmaları mümkün değildir. Çünkü her zaman sahip olduklarından daha iyisi çıkacaktır karşılarına.

Örneğin, bir kişinin satın almayı şiddetle arzuladığı son model bir arabayı düşünün. Büyük çabanın karşılığında sonunda kavuştuğu bu arabanın, çok geçmeden yeni modelleri çıkacaktır ve bunlar daha cazip hale gelecektir onun için. Veya senelerce para biriktirip, emek harcayıp sahip olduğu bir evi düşünün. Bir gün mutlaka kendisininkinden daha güzel bir evle karşılaşacak ve kendi evine olan ilgisini kaybedecektir. Satın aldığı bu malların eskiyerek, bozularak, tahrip olarak kendisine vereceği sıkıntılar ise apayrı bir acıdır.

Daha güzelini ve iyisini arama... Sahip olunca eskisinin öneminin kalmaması... Bir aşama sonra, yeninin de eski durumuna düşmesi; işte insanların tarih boyunca içinde yaşadıkları kısırdöngü budur. Aklı olan insanın bu gerçek karşısında durup, neden dünyanın peşinde koşmanın kendisine bir sonuç getirmediğini anlaması ve "bu bakış açısında köklü bir sorun var" diye düşünmesi gerekir. Fakat insanların çoğu bu akıldan yoksun bir biçimde hiçbir zaman yakalayamayacakları hayallerin peşinden koşmaya devam ederler.

Oysa hiç kimsenin bir an sonrasını garanti altına alması mümkün değildir. Kaza geçirmek, yaralanmak, sakat kalmak ya da ölmek çok kolaydır ve çok basit sebeplere bağlıdır. Ölümü bir an için aklına getirmiş olan kişi ise, toprağın altında ne malın-mülkün, ne markanın, ne de çevresindeki insanların bir değeri kalmayacağını çok açık bir şekilde fark edebilir. Zengin ya da fakir, güzel veya çirkin her insan, yalnızca birkaç metrelik bir beze sarılı olarak defnedilecektir.

İşte bu blokta, hızla geçmekte olan ve garanti altına alınamayan dünya hayatının her yönü ile gözler önüne serilmekte ve bu dünya hayatının aldatıcı tüm sırları verilmektedir. Zira Allah müminlere, bu gerçekle insanları uyarıp korkutmaları görevini vermiştir. Tüm insanlara da bu dünya hayatına kanmamalarını ve kendi rızasına uymalarını emretmiştir. Bir ayette tüm insanlar şöyle uyarılır:

Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah'ın vaadi haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın... (Fatır Suresi, 5)

DÜNYA HAYATI


Yaşadığımız evrende herşey mükemmel bir uyum içerisindedir. Bilinen yaklaşık 300 milyar galaksi, içlerinde bulunan yaklaşık 300'er milyar yıldızla son derece düzenli şekilde varlıklarını sürdürmektedirler. Öyle ki tüm galaksiler, yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı oldukları sistemlerle birlikte belirli yörüngelerde dönmektedirler. Böyle bir düzenin oluşması, hiçbir şekilde rastlantılarla açıklanamaz.

Üstelik evrendeki hız kavramı, dünya ölçüleriyle karşılaştırıldığında akıl almaz boyutlardadır. Milyonlarca ton ağırlığındaki yıldızlar, gezegenler, galaksiler ve galaksi kümeleri uzay içinde müthiş bir süratle hareket ederler. Üzerinde yaşadığımız Dünya saatte 1670 km. hızla kendi ekseni etrafında, 108.000 km. hızla güneşin etrafında döner. Güneş sisteminin galaksi merkezi etrafındaki dönüş sürati saatte 720.000 km. iken, Samanyolu galaksisinin uzaydaki hızı saatte 950.000 km.dir. Durmaksızın devam eden hareket öylesine yoğundur ki, Dünya ve Güneş Sistemi her sene bir önceki sene bulunduğu yerden 500 milyon kilometre uzakta bulunur.

İşte biz de son derece astronomik hızlarda hareket eden bu gök cisimlerinden birinde yaşamımızı sürdürüyoruz. Üstelik üzerinde bulunduğumuz Dünya tüm evrenle kıyaslanınca son derece küçük ve sıradan kalır.

Bu inanılmaz dengeler, aslında dünya üzerindeki hayatın pamuk ipliğine bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Gök cisimlerinin hareket ettikleri yörüngelerdeki milimetrik değişimler, kaymalar çok önemli sonuçlar doğurabilir. Hatta öyle ki, Dünya üzerinde yaşamak mümkün olmayabilir. Böylesine büyük bir dengeye ve hıza sahip bir sistem içinde, korkunç kazaların oluşması da oldukça mümkün görünmektedir. Ama şu an Dünya üzerinde yaşamın olması, bizim varlığımızı sürdürebilmemiz gösteriyor ki, böyle kazalar çok ender olmakta ve düzen hiçbir şekilde bozulmadan devam edebilmektedir. İnsan ise dünyanın dönüş hızını dahi hissetmeden, çok kararlı ve güvenli bir sistemin içinde yaşarmışçasına hayatını sürdürür.

Bazı insanlar bu anlatılanları fazla düşünmezler; düşünmedikleri için de gerçekte ne derece olağanüstü koşullarda hayat sürdürdüklerini fark edemezler. İçinde yaşadığımız evrenin belli bir amaçla var edilmiş olduğunun kendileri için ne kadar önemli olduğunu bilmezler. Bu dünyada neden bulunduklarını, bu kadar hassas dengenin evrende nasıl oluştuğunu merak bile etmeden yaşayabilirler.

Halbuki insanı insan yapan en temel özellik düşünme yeteneğinin ve düşündüklerinden sonuç çıkarabilecek bir aklının olmasıdır. İnsan neden yaşadığını, dünyanın ne amaçla yaratıldığını, evrendeki dengelerin kim tarafından kurulduğunu düşünmeden gerçeklere ulaşamaz.

Tüm bu anlatılanları düşünüp kavrayabilen kişinin karşısına ise açık bir gerçek çıkar: İçinde yaşadığımız evren tüm hassas dengeleriyle üstün akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından var edilmiştir. Evrenin içinde son derece küçük bir yer kaplayan Dünya ise tüm küçüklüğüne rağmen büyük amaçlarla yaratılmıştır. İnsanların yaşantıları içinde herşeyin bir amacı vardır. Kainattaki her noktada Yüce Allah'ın sınırsız gücünün ve benzersiz aklının tecellileri görülmektedir.

Allah insanların yeryüzünde bulunuş amaçlarını da, Kuran'ı Kerim'de şöyle bildirmiştir.

O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)

Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. (İnsan Suresi, 2)

Allah yeryüzü üzerinde hiçbir şeyin amaçsız olmadığını da yine Kuran'la bize haber vermiştir:

Biz, bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık. Eğer bir 'oyun ve oyalanma' edinmek isteseydik, bunu, Kendi Katımız'dan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık. (Enbiya Suresi, 16-17)

DÜNYANIN SIRRI

Allah dünya hayatını, insanlardan hangilerinin daha güzel davranışlarda bulunacağını, kimlerin sadakat gösterip, Kendisi'ne bağlı kalacağını denemek için yaratmıştır. Başka bir deyişle dünya, Allah'tan korkup sakınanlarla, O'na nankörlük edenleri ayırt etmek için hazırlanmış bir imtihan yeridir. Bu imtihan yerinde güzelliklerle çirkinlikler, iyiliklerle kötülükler, eksikliklerle mükemmellikler biraraya konmuş ve kusursuz bir imtihan sistemi kurulmuştur. İnsanlar, imanlarının ortaya çıkması için türlü şekillerde denenmektedirler. Sonuçta da Allah'ı hakkıyla tanıyıp, takdir edebilenler inkarcılardan ayrılacak ve kurtuluşa ereceklerdir. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilmiştir:


İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınadık; Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir. (Ankebut Suresi, 2-3)

Bu imtihanın sırrını anlayabilmek için öncelikle evrene tamamen hakim olan Yaratıcı'yı çok iyi tanıyabilmek gerekir. O, gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki herşeyi yoktan var eden, her varlığın Kendisi'ne muhtaç olduğu, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve bütün eksikliklerden uzak olan Allah'tır. İnsanı da yoktan var etmiş, ona sayısız özellikler ve nimetler vermiştir. Hiçbir insan işitmeyi, görmeyi, yürümeyi, sinir ve kas sistemlerini düzenli olarak çalıştırabilmeyi, solunum sistemi oluşturup nefes almayı ve bunun gibi yaşam için şart olan sayısız özelliklerini kendi başına elde etmemiştir. Daha insan bunları idrakten bile yoksunken Allah bu sistemleri onun vücuduna yerleştirmiştir.

Tüm bu nimetlerin karşılığında insanlardan istediği ise, Kendisi'ne kulluk etmeleridir. Fakat insanların birçoğu ayette bildirildiği üzere, "zalim ve nankör" bir karakter göstererek Rabbimiz'e şükretmeyi, O'na boyun eğmeyi ve itaat etmeyi unuturlar, O'nun koyduğu sınırları çiğnerler. Kendilerinin büyük bir güce sahip olduklarını, bu dünyadan çok uzun bir süre ayrılmayacaklarını düşünürler.

Bu yüzden de tüm amaçları dünyayı yaşamaya yöneliktir. Ölümü unutur, ölümden sonraki yaşantıları için hiçbir hazırlık yapmazlar. En büyük amaçları, imkanları elverdiğince kendilerine iyi bir yaşantı sağlamak, burada geçirdikleri her anı kendilerince en iyi şekilde değerlendirmektir. Bu gibi insanların dünyaya olan bu bağlılıklarını Allah Kuran'da şöyle bildirmiştir:

Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (dünyay)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar. (İnsan Suresi, 27)

Allah'ı unutmuş olan inkarcılar yaşamları boyunca böyle bir çaba içindedirler, ama ayette ifade edildiği gibi bu dünyanın önemli bir sırrı vardır; dünya hayatı çarçabuk geçmektedir. Dünyaya bağlananların unuttukları, düşünmeye yanaşmadıkları, hatırlatıldığında kaçtıkları bir konudur bu. Ancak ne kadar kaçmaya çalışsalar da hiç değişmeyecek bir gerçektir.

Bunu anlayabilmek için bir örnek üzerinde düşünebiliriz.

BİRKAÇ SANİYE Mİ, BİRKAÇ SAAT Mİ?

Bir tatil anı düşünün: Sonunda, iki saat süren yolculuğun ardından uzun süredir planladığınız tatile çıkmayı başardınız ve seçtiğiniz tatil köyüne vardınız. Tatil köyü çok kalabalıktı, sizin gibi tatile çıkan yüzlerce kişi vardı etrafta. Resepsiyonda tanıdık yüzlerle karşılaştınız ve hepsiyle selamlaştınız. Daha fazla vakit kaybetmeden deniz kıyısına inmek için acele etmeye başladınız. Hemen üstünüzü değiştirerek kumsala indiniz. Karşınızda harika bir deniz ve kumsal duruyordu. Hava ise gerçekten insanı bunaltacak kadar sıcaktı. Ve sonunda denize girip yüzmeye başladınız. Fakat yüzerken bir ses duydunuz: "Uyan! Saat 8 oldu!"

Bir anda duyduğunuz bu sese hiçbir anlam veremezsiniz. Duyduğunuz sesle bulunduğunuz ortam arasında bağlantı kurmaya çalışırsınız, fakat ilk anda başaramazsınız. Sonunda yavaş yavaş gözlerinizi açıp uyanırsınız. Gözleriniz bulunduğunuz odaya alışıp da şuurunuz yerine geldiğinde rüya gördüğünüzü fark edersiniz. Gerçekten de çok şaşırırsınız. "Herşey o kadar gerçekti ki, saatlerce yolculuk yaptım, masmavi denizi gördüm, çevremde bir sürü tanıdık insanla karşılaştım, hatta şu an kış olmasına rağmen o müthiş sıcağı bile hissettim" diye tüm samimiyetinizle şaşkınlığınızı ifade edersiniz.

Rüyanızda çok uzun bir vaktin geçmiş olduğunu sanmanıza rağmen tüm rüya yalnızca birkaç saniye sürmüştür. Ne kadar aksini ispat etmek isteseniz de bunun yalnızca birkaç saniyelik bir rüya olduğunu kabul etmek durumunda kalırsınız.
İşte çok kısa süren dünya hayatını tüketip de ahirete giden inkarcıların şaşkınlığı da aynı bu şekilde olacaktır. Çok uzun süreceğini zannettikleri dünya hayatı onları aldatmıştır. Öyle ki kimi bin yıl, kimi bin yıldan da fazla hayatlarını sürdürebilecekleri gibi bir hisse kapılmışlardır. Oysa ölümlerinin ardından diriltildiklerinde, dünyada aslında çok az bir süre kaldıklarını anlayacaklardır. Bu durum Kuran'da şöyle anlatılır:

Dedi ki: " Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız? "
Dedi ki: " Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor."
Dedi ki: " Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz" (Müminun Suresi, 112-114)

10 yıl yaşamış bir insan da 100 yıl yaşamış bir insan da yukarıdaki ayetlerde ifade edildiği gibi dünyada en fazla bir gün kadar ömür sürdüğünü eninde sonunda fark edecektir. Tıpkı rüyadan uyanan ve çok uzun bir tatil geçirdiğini zannederken yalnızca birkaç saniyenin geçtiğini farkeden insan gibi... Hatta yaşadığı ömür ona öyle kısa gelecektir ki, aşağıdaki ayette bildirildiği gibi büyük hırslarla geçirdiği ve yıllarca süren hayatının yalnızca bir saat içine sığdığına yemin dahi edecektir:

Kıyamet saatinin kopacağı gün, suçlu-günahkarlar, tek bir saatin dışında (dünya hayatı) yaşamadıklarına and içerler. İşte onlar böyle çevriliyorlardı. (Rum Suresi, 55)


Herkesin kesin olarak bildiği gibi dünyadaki yaşam süresi sınırlıdır. Bir kaç saat, bir gün, bir yıl, 30 yıl ya da 70 yıl... Ve herkes şunu da kesin olarak bilir ki sınırlı olan herşey eninde sonunda bitecektir. Bir insan 80 yıl da yaşasa, 100 yıl da yaşasa her geçen gün kaçınılmaz olan sona doğru ilerler. Bunun örneklerini istisnasız herkes kendi hayatında görmüştür. Düşünün ki, uzun vadeli olarak yaptığınız her planla eninde sonunda karşılaşmışsınızdır. Şu anda geriye dönüp baktığınızda söyleyeceğiniz ilk söz "ne kadar çabuk geçti!" olacaktır.

Örneğin liseye başlayan bir genci düşünün. Birinci sınıftayken liseyi bitirmesinin çok uzun süreceğini, bu sürenin bir türlü sona ermeyeceğini düşünür. Ancak bir gün kendini liseyi ve hatta üniversiteyi bitirmiş bulur ve birinci sınıftayken neler düşündüğünü dahi hatırlamaz. Aklında başka planlar vardır. Belki de birkaç ay sonra yapacağı evliliği planlıyordur ve o günün bir türlü gelmeyeceği kanaatindedir. Ama o gün de gelir ve ondan sonra planını yaptığı başka günler de. Hatta zaman o kadar hızlı geçer ki kişi bir anda kendini evlenmiş, çocukları ve torunları olmuş yaşlı bir insan olarak bulur. Artık dünya hayatı için belirlenen süre dolmak üzeredir. O büyük güne belki birkaç yıl, belki bir kaç hafta, hatta belki de birkaç dakika kalmıştır...

Oysa dünyanın geçici bir yurt olduğunu ve asıl yurdun ahiret olacağını Allah tarihin başından bu yana insanlara açıklamıştır. Ahirette sonsuza kadar devam edecek olan cennet ve cehennem hayatının tüm detayları Allah'ın vahyiyle tarif edilmiştir. Buna rağmen insan çok kısa süren bu hayata yönelir ve nefsine fayda sağlamaya çalışır. Halbuki olayları biraz akılcı değerlendirebilen ve gerçekleri düşünen bir insan, dünya hayatının sonsuz hayat yanında ne kadar değersiz olduğunu görüp anlar. Ve ahirette sonsuza kadar sürecek olan hayatını eşşiz nimetlerle dolu cennette geçirmek için çalışır. Bunun tek yolu da ihlasla Allah'a yönelmektir. Kesinlikle gerçekleşecek olan bitişi hiç düşünmeyip, dünya hayatının sonunu görmek istemeyenler ise sonsuz azabı hak etmişlerdir kuşkusuz....

Kuran'da Allah'a kulluktan kaçınan insanların karşılaşacağı bu son şöyle bildirilmiştir:

Gündüzün bir saatinden başka sanki hiç ömür sürmemişler gibi onları bir arada toplayacağı gün, onlar birbirlerini tanımış olacaklar. Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten hüsrana uğramışlardır. Onlar hidayete ermiş (kimseler) değildi. (Yunus Suresi, 45)

Artık sen sabret; Resullerden azim sahiplerinin sabrettikleri gibi. Onlar için de acele etme. Onlar, tehdit edildikleri şeyi (azabı) gördükleri gün, sanki gündüzün yalnızca bir saati kadar yaşamışlardır. (Bu,) Bir tebliğdir. Artık fasık olan bir kavimden başkası yıkıma uğratılır mı? (Ahkaf Suresi, 35)

SONUCA ULAŞTIRMAYAN BİR HIRS

Dünyanın neredeyse bir "göz açıp kapama süresi" kadar çabuk geçtiğinden bahsettik. Ama hırsla dünyaya yönelen insanın gözönünde bulundurması gereken bir başka gerçek daha vardır ki; Allah'a iman etmediği sürece dünyada neye sahip olursa olsun asla gerçek huzuru bulamayacaktır.

İnsan, bilinci yerine geldiği andan itibaren sürekli birşeyler talep etmeye başlar. Öyle ki art arda bu istekler bitip tükenmek bilmez. İnsanın nefsi her an isteme halindedir ve bu isteklerinde de sınır tanımaz. Ama tüm bu sınırsız isteklerine rağmen elindeki imkanlar kısıtlıdır. İstediği herşeye sahip olması mümkün değildir. Ayrıca istediği herşeye sahip olabildiğini farz etsek bile değişen bir durum yoktur. Çünkü dünyanın en zengin insanı da olsa bu zenginlik geçicidir. En fazla yaşayabileceği süre ortalama 70-80 senedir ve bu sürenin sonunda ölümüyle birlikte sahip olduğu herşey elinden gidecektir.

Sınır tanımayan insan, Allah'tan bir karşılık olarak, bir türlü çare bulunamayan bir "tatminsizlik" duygusu içinde yaşar ve yaşamının her anında farklı farklı isteklere kapılır. Bu isteklerini elde etmek için de büyük bir hırsla çalışır, hatta bunlar için olmadık şeyleri göze alır. Çevresinde bulunan insanları hatta ailesini, yakınlarını kırmayı bile göze alabilir. Fakat istediği şeyi elde ettiği an o "sihir" bozulur. Ve müthiş arzuladığı şey her ne olursa olsun önemini yitirir. Sanki onu elde etmek için günlerce, aylarca, yıllarca kendisi uğraşmamıştır. Elde ettiğiyle tatmin olmayan nefis hemen başka bir isteğin peşine düşer, bu sefer hırsla onun peşinden koşmaya başlar; ta ki onu da elde edene kadar...

İnkarcı insanın dünya hayatında mala, mülke kısaca çevresinde gördüğü şeyleri elde etmeye karşı duyduğu bu hırs ölünceye kadar hiç durmaksızın devam eder. Hiçbir zaman elindekilerle yetinip mutlu olamaz. Çünkü istediği şeyleri Allah'ı razı etmek için değil, sadece bencil tutkularını razı etmek için istiyordur. Ve sahip olduğu herşey onun kibirini ve büyüklenmesini arttırmaktadır. Elbette Allah dünya hayatında bu derece azgınlaşıp nefsinin peşisıra sürüklenenlerin huzurlu bir ruh haline sahip olmalarına izin vermez.

Nitekim Kuran'da ancak Allah'a yönelenlerin, O'nu zikredenlerin kalben kurtuluş bulabilecekleri haber verilmiştir:

Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. (Rad Suresi, 28)

DÜNYA HAYATINDAKİ ALDANIŞ

Yaşadığımız dünyada insan gözünü hangi yöne çevirse güzelliklerle karşılaşır. Gördüğü şeyleri büyük beğeniyle izler. Kusursuz tasarımdaki insan vücudu, milyonlarca çeşit bitki, tonlarca ağırlıktaki bulutların yer aldığı uçsuz bucaksız gökyüzü ve daha pek çok şey ruha zevk verecek estetik bir görünümle yaratılmıştır. Gördüğü şeyler dışında diğer duyularıyla algıladığı pek çok detay da insana zevk verir. Güzel bir koku, tat, ya da güzel ritimli bir müzik gibi.
Dalından sarkan bir meyve, güzel kokusu ve tadıyla herkesin hoşuna gider. Yine aynı şekilde bir çiçeğin farklı tonlardan oluşan renkleri, üzerindeki desen son derece zevk vericidir. Veya güzel bir insan yüzü herkes tarafından beğeni toplar. Ya da güzel bir ev, son model bir araba dünyada talep gören metalardır. İnsan, yaşamını sürdürürken bunlar gibi daha birçok şeyi beğenip, onları elde etmek ister. Fakat bütün bu sayılanlara bir süre geçtikten sonra dönüp baktığında büyük bir şaşkınlığa düşer. Çünkü bu güzellikler anlamlarını yitirmiş, hatta artık görmek bile istemediği bir hale dönüşmüştür.


Allah'ın Kuran'da bize bildirdiği gibi, dünya üzerindeki her güzellik geçicidir. Bu, "düşünen insanların" baktıkları her yerde görebilecekleri bir gerçektir. Bu sayfadaki resimler de söz konusu gerçeği açıkça yansıtmaktadır. Yeryüzündeki bir mekan ne kadar güzel olursa olsun, aradan birkaç on yıl hatta kimi zaman yalnızca bir mevsim geçtiğinde son derece tanınmaz hale gelebilir.

Örneğin, meyve dalından kopartıldıktan kısa bir süre sonra yavaş yavaş kararmaya başlar, sonra o güzel kokusunu kaybeder. Ardından da çürür ve kötü bir koku yaymaya başlar. İnsan canlı renkleri ve hoş kokusuyla kendisini cezbeden çiçekleri alıp evine getirir ve bir vazoya koyar; ancak aradan bir gün geçmeden çiçeklerin renkleri solar, canlılığı, diriliği kaybolur. 2-3 gün sonra ise tamamen kararmış ve çürümüştür. Dünyanın en güzel yüzüne sahip olduğunu düşündüğü insanı 60 yıl sonra görse onu tanımakta bile zorlanabilir. O güzel insan yaşlanmış, yüzü kırışıklıklar içinde kalmış, saçları bembeyaz olmuştur. Kısaca eski güzelliğinden eser kalmamıştır. Ev yıpranmış, arabanın modeli eskimiş, belirli kısımları ise çoktan paslanmaya yüz tutmuştur. Sonuç olarak dünyada insanın çevresinde gördüğü herşey kısa zamanda bir bozulma eğilimi gösterir.

Bu çoğu insana "doğal bir süreç" gibi gelir. Oysa burada çok derin bir anlam gizlidir. Etrafımızdaki herşey sürekli olarak bozulmaya, eskimeye, çürümeye doğru giderek, bize aslında çok önemli bir mesaj vermektedirler. Bu, dünyanın geçici ve aldatıcı bir hayal olduğu gerçeğidir.


Hepsinden önemlisi dünyadaki tüm hayvanlar, bitkiler, insanlar yani yeryüzündeki bütün canlılar ölümlüdür. İnsanın bu büyük gerçeğin önemini kavrayamamasının nedeni ölen insanların ve hayvanların yerine yenilerinin doğması, doğada her yıl yeni ürünlerin yetişmesidir. Bu gerçeği kavrayamayan insan, ölümlü şeylere hak ettiklerinden fazla değer verir, onlar için pek çok şeyi göze alır. İstediği şeylere "sahip olmak" tutkusu ile yaşar. Oysa herşeyin tek sahibi Allah'tır. O dilediği sürece canlılar var olur, dilediği anda da yok olur, ölürler.


Doğada herşey zamanla bozulmaya uğrar. Dünya hayatının gerçeği işte budur..

Allah insanların dünyanın bu aldatıcı yönüne kanmamaları, bu gerçeği düşünmeleri için Kuran'da çeşitli misaller vermiştir:

Dünya hayatının örneği, ancak gökten indirdiğimiz, onunla insanların ve hayvanların yediği yüryüzünün bitkisi karışmış olan bir su gibidir. Öyle ki yer, güzelliğini takınıp süslendiği ve ahalisi gerçekten ona güç yetirdiklerini sanmışlarken (işte tam bu sırada) gece veya gündüz ona emrimiz gelmiştir de, dün sanki hiçbir zenginliği yokmuş gibi, onu kökünden biçilip atılmış bir durumda kılmışız. Düşünen bir topluluk için Biz ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Yunus Suresi, 24)

Ayette bildirildiği gibi dünya üzerinde güzel olan ne varsa bir gün güzelliğini kaybedecek ve hatta yok olacaktır. Ancak bunu bilmek yeterli değildir; bu gerçek, üzerinde derin düşünülmesi gereken bir konudur. Çünkü Allah bu tür örnekleri "düşünen insanlar" için açıkladığını bildirmiştir. İnsan akıl sahibi bir varlık olarak, düşünmek, düşündüklerinden sonuç çıkarmak ve yaşamının amacını bulmakla yükümlüdür. "Düşünmek" ve "akletmek" gibi önemli vasıfları üzerinde taşımayan insanın ise hayvanlardan bir farkı kalmaz. Hayvanlar da doğarlar, büyürler, çoğalırlar, kendilerine göre bir yaşam sürerler. Ama nasıl ve neden yaratıldıklarını, bir gün öleceklerini, öldükten sonra nasıl bir hayatla karşılaşacaklarını düşünmezler. Dünyanın gerçek yüzünü görüp, hakiki amacını kavrayıp anlamaya çalışmazlar.



Elbette hayvanların böyle davranması doğaldır, çünkü onlar "akıl sahibi" olarak yaratılmamışlardır. Yaratıcı'nın varlığını kavrama, yaratılışın gayesini araştırmakla sorumlu tutulmamışlardır.
Ancak insan sorumludur; Rabbimiz olan Allah'ı tanımakla, O'nun kendisinden istediklerini öğrenip uygulamakla, gerçek yurdunun dünya olmadığını, dünyanın "göz açıp kapayıncaya kadar" kaybolacak bir hayat olduğunu anlamakla sorumludur.


Bu gerçekleri kavrayan insanın tavrı ise, gerçek yurt olan ahirete hazırlık yapmak, yaşamını yalnızca Allah'ı hoşnut edecek yollar arayarak geçirmek olacaktır.

Aksi takdirde dünyada da ahirette de azapla karşılaşır. Zengin olur, ama mutlu olamaz. Güzel olur, ama güzelliği başına belalar getirir. Ünlü olur, ama bir gün yalnız kalır ve sonunda bir odada tek başına ölür.

DÜNYANIN GEÇİCİLİĞİNE KURAN'DAN ÖRNEKLER

Allah Kuran'da "dünya hayatının geçiciliği" ile ilgili pek çok örneği bize bildirmiştir. Ayetlerde, hem geçmişte yaşamış insanların ve toplumların başlarına gelen olaylar ibret verici birer örnek olarak anlatılmış, hem de dünya hayatının gerçek yüzü insanların zihinlerinde canlandırabilecekleri şekilde örneklendirilmiştir. Kehf Suresi'nde anlatılan iki "bağ sahibi"nin durumu, bu örneklerden biridir:

Onlara iki adamın örneğini ver; onlardan birine iki üzüm bağı verdik ve ikisini hurmalıklarla donattık ikisinin arasında da ekinler bitirmiştik. İki bağ da yemişlerini vermiş ondan (verim bakımından) hiçbir şeyi noksan bırakmamış ve aralarında bir ırmak fışkırtmıştık. (İkisinden) Birinin başka ürün(veren yer) leri de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki; 'Ben, mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da daha güçlüyüm.' Kendi nefsinin zalimi olarak bağına girdi (ve): 'Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum' dedi. 'Kıyamet saatinin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmenRabbime döndürülecek olursam şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım.'

Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki: 'Seni topraktan sonra bir damla sudan yaratan sonra da seni düzgün bir adam kılan          (Allah)'ı inkar mı ettin?' 'Fakat O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.' 'Bağına girdiğin zaman 'MaşaAllah       Allah'tan başka kuvvet yoktur' demen gerekmez miydi? Eğer beni mal ve çocuk bakımından senden daha az (güçte) görüyorsan.' 'Belki Rabbim senin bağından daha hayırlısını bana verir (seninkinin) üstüne gökten 'yakıp-yıkan bir afet' gönderir de kaygan bir toprak kesiliverir.' 'Veya onun suyu dibe göçüverir de böylelikle onu arayıp bulmaya kesinlikle güç yetiremezsin.'
(Derken) Onun ürünleri (afetlerle) kuşatılıverdi. Artık o uğrunda harcadıklarına karşı avuçlarını (esefle) oğuşturuyordu. O (bağın) çardakları yıkılmış durumdaydı kendisi de şöyle diyordu: 'Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım.' Allah'ın dışında ona yardım edecek bir topluluk yoktu kendi kendine de yardım edemedi. İşte burada (bu durumda) velayet (yardımcılık dostluk) hak olan Allah'a aittir. O sevap bakımından hayırlı sonuç bakımından hayırlıdır.

Onlara, dünya hayatının örneğini ver; gökten indirdiğimiz suya benzer, onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karıştı, böylece rüzgarların savurduğu çalı çırpı oluverdi. Allah, herşeyin üzerinde güç yetirendir. Mal ve çocuklar dünya hayatının çekici süsüdür; sürekli olan 'salih davranışlar' ise Rabbinin Katında sevap bakımından daha hayırlıdır.  (Kehf Suresi, 32-46)

Bu kıssada insanın dünya hayatındaki gücüne aldanarak böbürlenmesinin ne kadar akılsızca bir tavır olduğu, çünkü Allah'ın o gücü anında yok edebileceği vurgulanmaktadır. Aynı gerçek, bir başka kıssada "bahçe sahipleri" örneği ile anlatılır:
Gerçek şu ki, Biz o bahçe sahiplerine bela verdiğimiz gibi bunlara da bela verdik. Hani onlar sabah vakti onu (bahçeyi) mutlaka devşireceklerine dair and içmişlerdi. (Bu konuda) hiçbir istisna yapmıyorlardı. Fakat onlar uyuyorlarken Rabbin tarafından dolaşıp gelen bir bela onun üstünü sarıp kuşatıverdi. Sonunda (bahçe) kökünden kuruyup kapkara kesildi.

Nihayet sabah vakti birbirlerine seslendiler: "Eğer ürününüzü devşirecekseniz erkence kalkıp çıkın". Derken aralarında fısıldaşarak çıkıp gittiler. "Bugün sakın oraya hiçbir yoksul girip de karşınıza çıkmasın." (Yoksulları) Engellemeye güçleri yetebilirmiş gibi erkenden gittiler. Ama onu görünce: "Muhakkak biz (gideceğimiz yeri) şaşırmışız" dediler. "Hayır biz (herşeyden ve bütün servetimizden) yoksun bırakıldık." (İçlerinde) Mutedil olan biri dedi ki: "Ben size dememiş miydim? (Allah'ı) Tesbih edip yüceltmemiz gerekmez miydi?" dediler ki: "Rabbimiz Seni tesbih eder yüceltiriz; gerçekten bizler zalimmişiz." Şimdi birbirlerine karşı kendilerini kınamaya başladılar. "Yazıklar bize gerçekten bizler azgınmışız" dediler. "Belki Rabbimiz onun yerine daha hayırlısını verir; şüphesiz biz yalnızca Rabbimize rağbet eden kimseleriz." İşte azap böyledir. Ahiret azabı ise muhakkak çok daha büyüktür; bir bilseler. (Kalem Suresi, 17-33)

Dikkat edilirse, Kuran'da dünya hayatına aldanıp doğru yoldan sapan insanlar olarak anlatılan kişiler, Allah'ın varlığını inkar eden "ateist" kişiler değildir. Allah'ın varlığını bilen ve kabul eden, ancak O'nu anmaktan uzaklaşmış kişilerdir. Hataları, Allah'ın kendilerine nimet olarak verdiği imkanları kendilerinin çok doğal bir hakkıymış gibi görerek, büyük bir kibire kapılmalarıdır. Allah'ı ve O'nun gücünü sadece sözde kabul ederler, ama kalpleri kendi gururları, kibirleri, hırsları ve bencillikleri ile doludur.

Allah Kuran'da, bu gibi insanlara örnek olarak, Hz. Musa'nın kavminin, yani Allah'a inanan bir toplumun içinden çıkmış olan Karun'u örnek verir. Hem Karun, hem de ona özenerek dünya hayatına aldananlar, Allah'a sözde inanan, ama dünyanın büyüsüne aldanarak O'nu unutan kimselerdir:

Gerçek şu ki, Karun, Musa'nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, onun anahtarları birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Hani kavmi ona demişti ki: "Şımararak sevinme, çünkü Allah, şımararak sevince kapılanları sevmez. Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez." Dedi ki, "Bu bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir." Bilmez mi ki gerçekten Allah, kendisinden önceki kuşaklardan kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır. Suçlu günahkarlardan kendi günahları sorulmaz.
Böylelikle kendi ihtişamlı- süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar: "Ah keşke, Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir' dediler. Kendilerine ilim verilenler ise : 'Yazıklar olsun size, Allah'ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz" dediler. Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o kendi, kendine yardım edebileceklerden de değildi. Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: 'Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten küfre sapanlar felah bulamaz demeye başladılar. İşte ahiret yurdu, Biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyi ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere kılarız. Sonuç da takva sahiplerinindir. Kim bir iyilikle gelirse, artık onun için ondan daha hayırlısı vardır; kim de bir kötülükle gelirse, artık kötülükleri yapanlar, yalnızca yapmakta olduklarıyla karşılık görürler. (Kasas Suresi, 76-84)

Görüldüğü gibi Karun'un hatası, kendisini Allah'tan bağımsız, ayrı bir güç gibi görmesi, Allah'ın denemek amacıyla kendisine verdiği güç ve imkanı, kendisinde olan bir üstünlükten dolayı "hak ettiğini" sanmasıdır. Oysa tüm insanlar sadece Allah'ın kullarıdır ve O'nun Katında hiçbir şeyi "hak etmiş" olmazlar; insanlara verilen herşey, sadece ve sadece Allah'ın lütfudur. Bunun farkında olan insan, Allah'ın verdiği nimetler karşısında azgınlaşmaz, şımararak sevince kapılmaz; sadece Allah'a şükreder ve bu şükrün sevincini yaşar. Bir insanın tüm dünyada yakalayabileceği en üstün ve en asil sevinç de budur. Karun ve Karun'a özenenler gibi olanlar ise, ancak Allah'tan gelen felaketlerle içine düştükleri yanılgının farkına varırlar. Bu felaketlere bile aldırmayıp aldanışlarını sürdürürlerse, bu durumda varacakları yer Allah'ın ebedi azabıyla dolu cehennem olacaktır.

Bir ayette bu gerçek şöyle haber verilir:

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, (eğlence türünden) tutkulu bir oyalama, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir çoğalma tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) da vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka birşey değildir. (Hadid Suresi, 20)

3 Nisan 2010 Cumartesi

DÜNYADAKİ ZENGİNLİK VE İTİBAR GERÇEKTEN ÖNEMLİ Mİ?


Birçok insan dünyada eksiksiz bir yaşantı kurarak, son derece mükemmel bir hayat sürdürebileceğini zanneder. Buna göre, hayal ettiği zenginliğe sahip olduktan sonra mutlu olacak, istediği itibarı kazanacak, bu durum hayatının sonuna kadar da böyle devam edecektir. Oysa Allah'ı ve ahireti unutan bir insanın hiçbir zaman tam istediği, hayalini kurduğu gibi bir hayatı olamaz. Çünkü istediği ilk şeye kavuştuğunda daha da iyisini ve fazlasını istediğini anlar. Parası olur, yetinmez, çok daha fazlasını kazanmak için çalışır. Evi olur, beğenmez; muhakkak daha hoşuna giden bir ev görüp, onu almak için çaba harcamaya başlar. Her sene değişen zevklerinden dolayı evinin içini de, kendi kıyafetlerini de beğenmez, sürekli olarak daha güzel mobilyaların ve giysilerin hayalini kurar. Nitekim aşağıdaki ayette inkarcı insanın içinde bulunduğu bu ruh hali en açık şekilde tarif edilmiştir:

Kendisini tek olarak yarattığımı Bana bırak; ki Ben ona "alabildiğine geniş kapsamlı bir mal" verdim. Göz önünde hazır çocuklar. Ve sayısız imkan ve fırsatları önüne serdim. Sonra, daha arttırmam için tamah eder. (Müddessir Suresi, 11-15)

Şuurlu bir insanın düşünmesi gereken şudur; en fazla evi olan, en pahalı arabaları satın alan, en çok kıyafeti olan kısacası en zengin olan insanın da, oturabileceği ev, kullanacağı araba, yiyeceği yemek, yatacağı yatak, giyeceği kıyafet sınırlıdır. Dünyanın en büyük sarayında oturan bir insan aynı anda kaç odada birden oturabilir? Veya en güzel kıyafetlere sahip insan bir seferde bu kıyafetlerin kaçını üstüste giyebilir? Bu insanların hayatlarına baktığımızda görürüz ki, onlarca odadan oluşan malikanelere sahip olsalar dahi, aynı anda bütün odaları kullanamayacakları için evlerinin en fazla bir odasında oturabilirler. Dolaplar dolusu kıyafetleri olsa da aynı anda sadece tek bir kıyafeti giyebilirler. Allah'ın yarattığı binlerce çeşit yiyeceğe sahip olabilseler bile, en fazla 2-3 tabak yemek yiyebilirler; daha fazlasını yemeye kalksalar bu, onlar için bir işkence haline dönüşür…

Yukarıdaki resimde görülen ihtişamlı Roma Şehrinin bulunduğu yerde şimdi çok farklı binalar var. Günümüze kadar kalmayı başarmış bu antik tiyatronun (sağdaki resim)) durumu ise oldukça kötü. Bir zamanlar o ihtişamı yaşamış olan insanlardan ise eser dahi yok.

Kuşkusuz bu örnekler çoğaltılabilir. Ancak bunlardan daha da etkilisi, kişinin, malının, mülkünün "keyfini sürebileceği" ömrünün kısıtlı oluşudur. Her insan hızla kaçınılmaz sona doğru ilerlemektedir. Ancak bazı insanlar yaşamları süresince bu gerçeği fark edememekte ve Kuran'da bildirildiği gibi; "gerçekten malının kendisini ebedi kılacağını" ( Hümeze Suresi, 3) sanmaktadır lar. Bu sapkın inanca öylesine körü körüne bağlanmışlardır ki, ahirette Allah'ın huzurunda azabı gördüklerinde bile, sahip olduklarını fidye vermeye çalışarak kurtulmak isteyeceklerdir ama elbette artık geç kalmış olacak ve verdikelri hiçbir şey kabul edilmeyecektir:

Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu-günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister; Kendi eşini ve kardeşini, ve onu barındıran aşiretini de; yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa. Hayır, doğrusu o (cehennem), cayır cayır yanmakta olan ateştir. (Mearic Suresi, 11-15)

Oysa Allah'ın tüm zenginliğin sahibi olduğunu, dünyadaki malın ve itibarın yine orada kalacağını bilen insanlar hiçbir zaman dünyanın peşine düşmezler. Bu insanlar sahip oldukları bir zenginlikten dolayı şımarmaz , Rabbimiz olan Allah'ı unutmazlar, verilen bütün nimetlere şükrederek çalışırlar, kendilerine verilenle yetinirler. Allah dünyadaki değerlere hırsla bağlanmayan bu insanlara da zaten onurlu ve rahat bir yaşantı vaat etmiştir. Allah'ı gereği gibi takdir eden ve O'na güvenen bu insanlar, dünyanın geçiciliğinin, mal ve mevkinin dünyada ancak kısa bir fayda ve çıkar sağladığının, ahiretteki sonsuz yaşantının yanında da çok az bir değeri olduğunun farkındadırlar. Böyle düşünen bir insan mal sahibi olur, ancak bunu haksızlık yapmak ve insanları ezmek için kullanmaz. Zenginlik onu daha da çok dünyaya bağlamaz, aksine Allah'a olan yakınlığını ve şükrediciliğini artırır. Kimsenin hakkını yemez, Allah'ın ona verdikleriyle hep iyi işler yapmaya çalışır. İtibarın ve asıl övgünün Allah Katında olduğunu bilir, bundan dolayı dünyada zenginlik peşinde koşmaktansa kendisini ahirette asıl zenginliğe kavuşturacak olan seçkin bir ahlakın peşinde olur ve onu yaşar. Nitekim bu konuda bizim için en güzel örnek Hz. Süleyman'ın tavrıdır. Çok büyük bir zenginliğe ve mülke sahip olan Hz. Süleyman, bu zenginliği ne amaçla talep ettiğini "..gerçekten ben, mal sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim" (Sad Suresi, 32) sözleriyle en açık biçimde ifade etmiştir.

Böyle bir kavrayışa sahip olmayan insanlar ise dünyada kazandıklarının bir anlamının olmadığını, kendilerine aslında tüm bunların az bir kazanç sağladığını, en önemlisi de bu kazancı en fazla 60-70 sene kullanabildiklerini düşünmezler. Sahip oldukları mallarını, çocuklarını, evlerini, arabalarını, tüm servetlerini bir gün gelip dünyada bırakarak mezara konacakları gerçeğini unutur, bitmek bilmeyen ve asla ulaşamayacakları bir zenginlik hasretiyle ömürlerini geçirirler.
Oysa kendisini yaratan Allah'ı unutup malına güvenen kişi dünyada da, ahirette de hüsrana uğrayacaktır:

Şüphesiz inkar edenler, onların malları da, çocukları da kendilerine Allah'tan (gelecek azaba karşı) hiçbir şey kazandırmaz. Ve onlar ateşin yakıtıdırlar. (Al-i İmran Suresi, 10)

"Mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayan" kimselerin durumu Kuran'da şöyle bildirilmektedir:
Ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır.
Gerçekten malının kendisini ebedi kılacağını mı sanıyor?
Hayır; andolsun o, 'hutame'ye atılacaktır.
"Hutame"nin ne olduğunu sana bildiren nedir?
Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir.
Ki o, yüreklerin üstüne tırmanıp çıkar.
O, onların üzerine kilitlenecektir;
(Kendileri de) Dikilip-yükseltilmiş sütunlarda (bağlanacaklardır). (Hümeze Suresi, 2-9)

Gerçek zenginlik ise; Allah'a iman eden ve dünyanın geçip gitmekte olan süslerine gereğinden fazla önem vermeyen, herşeyin yalnızca Allah'tan geldiğini bilen müminlere aittir. Kısa sürecek olan dünya hayatı yerine Allah'ın sonsuza kadar süreceğini bildirdiği ahiret hayatını seçen bu insanlar gerçek zenginlerdir. Mümin dünya hayatı karşılığında ahireti satın aldığı için zaten en karlı alışverişi yapmış, geçici değil sonsuz zenginliği seçmiştir. Kuran'da bu gerçek şöyle anlatılır:

Hiç şüphesiz Allah müminlerden karşılığında mutlaka cenneti vermek üzere canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler, bu Tevrat'ta, İncil'de, Kuran'da onun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip, müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur. (Tevbe Suresi, 111)

Bu gerçekleri göz ardı edip, dünyaya sıkı sıkı bağlananlar ise ahirette karşılaştıklarında kimin kazançlı çıkacağını çok açık bir şekilde öğreneceklerdir.

EVLİLİK


Dünya hayatına insanı bağlayan en önemli konulardan biri de evliliktir. İyi bir evlilik yapmak, bir genç kız ya da erkeğin en büyük amaçlarından birisidir. Bu nedenle insanlar, küçük yaşlardan itibaren "iyi bir eş" bulmayı hedeflerler. Bu elbette ki son derece doğal bir istektir, ancak hatalı olan cahiliye toplumlarında kadın-erkek ilişkilerinin son derece yanlış bir temel üzerine kurulu olmasıdır. Bu tarz beraberliklerde genel kıstaslar romantizm, duygusallık ve karşılıklı bir takım menfaatlerdir. Özellikle kadınların beklentileri, çoğu zaman kendilerini rahat ettirecek "zengin bir eş" bulmaktır. Bir genç kız bu uğurda hiç hoşlanmadığı halde bir erkekle evlenebilir. Veya bir erkek yalnızca fiziki güzelliği için bir kadını tercih edebilir.

Oysa burada cahiliye toplumu bireylerinin gözardı ettikleri çok önemli bir gerçek vardır: Söz konusu maddesel özelliklerin hepsi bir anda yok olabilir; Allah dilediği anda bir insanın tüm zenginliğini elinden alabilir. Fiziki özelliklerin hepsi de kısa süre sonra yok olacaktır. Evlendiği insan eninde sonunda yaşlanacak, sağlığını, gücünü ve güzelliğini, bir daha kazanamamak üzere kaybedecektir. Veya mutlaka yılların geçmesini ve yaşlanmasını beklemeye de gerek yoktur. Bu kişi ani bir kaza geçirebilir, sakat kalabilir, felç olabilir, ölümcül bir hastalığa yakalanabilir. Bu durumda maddi çıkarlar üzerine kurulu bu sistem ne olacaktır? Örneğin, bir kadınla yüzünün güzelliği için evlenmiş bir erkek, eşi bu güzelliği bir kazada kaybederse veya yaşlanarak kırış kırış bir yüze sahip olursa ne yapacaktır? Kuşkusuz hayatının en büyük amaçlarından biri olarak gördüğü evliliği son derece yanlış bir temel üzerine kurduğunu anlayacaktır.


Burada anlatılmak istenilen, evliliğin yalnızca Allah rızası için, O'nun hükümleri doğrultusunda yapılırsa doğru bir temel üzerine kurulacağıdır. Aksi şekilde yapılan her hareket hem dünyada hem de ahirette kişiye mutluluk vermeyecektir. Kişi, tüm hayatını feda ettiği ve tüm planlarını ona göre ayarladığı bu sistemin ne kadar boş ve geçici olduğunu ahirette kesin olarak kavrayacaktır. Ancak tabii ki bu kavrayışta son derece geç kalmış olacaktır. Dünyada kendine en yakın dost bildiği eşi, ahirette kişinin görmek bile istemediği, hatta azaptan kurtulmak için fidye vermek istediği bir insana dönüşecektir. Hesap günü insanların bu durumunu Allah şöyle bildirmektedir:

Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu-günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister; Kendi eşini ve kardeşini, Ve onu barındıran aşiretini de; (Mearic Suresi, 11-13)

Allah'ın razı olacağını bildirdiği sevgi ve beraberlik ise son derece farklı kıstaslar üzerine kurulmuştur. Zenginlik, şöhret, güzellik böyle bir beraberlikte ana etken olmaz. Dünyanın geçici bir yer olduğunu bilen, samimi müminler için gerçek kıstas takvadır. Bir insanın Allah'a olan bağlılığı, sevgisi, korkusu, yani takvası ne kadar yüksekse, o insana duyulan sevgi de o derece yüksektir. Üstelik Allah'ın rızası aranarak yapılan bir evlilik insana son derece huzur ve güven vericidir. Allah Kuran'da böyle bir evlilik için şunları bildirmiştir:

Ebu Leheb'in iki eli kurusun; kurudu ya.
Malı ve kazandıkları kendisine bir yarar sağlamadı.
Alevi olan bir ateşe girecektir.
Eşi de; odun hamalı (ve)
Boynuna bükülmüş bir ip (bağlanmış) olarak. (Mesed Suresi, 1-5)

Allah'ın razı olduğu sevgi ve beraberlik ise son derece farklı kıstaslar üzerine kurulmuştur. Zenginlik, şöhret, güzellik böyle bir beraberlikte ana etken olmaz. Dünyanın geçici bir yer olduğunu bilen, samimi müminler için gerçek kıstas takvadır. Bir insanın Allah'a olan bağlılığı, sevgisi, korkusu, yani takvası ne kadar yüksekse, o insana duyulan sevgi de o derece yüksektir. Dolayısıyla müminin evlilikteki seçimi, ancak takvaca ileri bir kişi olabilir. Üstelik Allah'ın rızası aranarak yapılan bir evlilik insana son derece huzur ve güven vericidir. Allah Kuran'da böyle bir evlilik için şunları bildirmiştir:

Onda 'sükun bulup durulmanız' için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Rum Suresi, 21)

Ayrıca dünyada birbirlerine takvalarından dolayı bağlı olan müminler, ahirette de kazançlı olacaklardır. Yaşamları boyunca birbirlerini hayra ve güzel olana davet ettikleri, cennete yönlendirdikleri için ahirette de en yakın dostlar olacaklardır. Allah mümin erkeklerle, mümin kadınların bu durumunu şöyle haber vermiştir:

Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 71)

ÇOCUKLAR


İnsanın nefsi, sınırsız bir mal, mülk ve servet sahibi olmanın yanısıra, kendisi öldüğünde soyunu devam ettirecek olan çocuklar edinmenin tutkusu ile de doludur. Ne var ki Kuran'da bu tutkunun, Allah'ın rızası temeli üzerine kurulmadığı takdirde, insanı Allah'ın zikrinden ayıran ve en önemlisi O'na ortak koşmaya kadar götüren saptırıcı bir unsur olabileceği bildirilmiştir. İnsan Allah'ın kendisine vermiş olduğu çocuklarla da denenmekte ve        Allah'ın razı olacağı tavırlar gösterip göstermeyeceği gözlemlenmektedir. "Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir fitne (bir deneme)dir. Allah ise, büyük ecir (en güzel karşılık) O'nun Katında olandır" (Teğabun Suresi, 15) ayetiyle de bu açıkça bildirilmektedir.
Ayette mallar ve çocuklar için "fitne" kelimesinin kullanılmış olması oldukça dikkat çekicidir. Bazı insanlar, dünyanın bir süsü haline gelen çocuk sahibi olma fikrini, hayatının en önemli amaçlarından biri olarak görmektedir ler. Allah Kuran'da, çocukların insan için büyük bir deneme konusu olduğundan bahsetmekte; çocuğa ancak Allah'ın rızası gözetilerek sahip olunması gerektiğini, bunun haricinde olanların ise insan için gizli bir şirk koşma olacağı üzerinde durmaktadır. Allah'ın kendilerine verdiği çocuğu, Allah'ı unutarak bir "yaşam gayesi" haline getiren ve böylece O'na ortak koşan ailelerin örneği Kuran'da şöyle anlatılır:

O, sizi tek bir nefisten yarattı ve kendisiyle durulup-yatışması için ondan eşini var etti. Onu (eşini) örtüp-bürüyünce, o da bir yük yüklendi de bununla (bir süre) gezindi. Nitekim ağırlaşınca, ikisi Rableri olan Allah'a dua ettiler: "Eğer bize salih (bir çocuk) verirsen, andolsun şükredenlerden olacağız." Ama O, onlara salih (bir çocuk) verince, kendilerine verdiği şey konusunda O'na ortaklar kılmaya başladılar. Allah, onların şirk koştuklarından yücedir. Kendileri yaratılıp dururken, hiçbir şeyi yaratamıyan şeyleri mi ortak koşuyorlar? (Araf Suresi, 189-191)

Çocuk sahibi olmak, ancak Allah'ı hoşnut etmek için istenirse doğru bir davranış olur. Nitekim Kuran'daki kıssalara bakıldığında da, peygamberlerin çocuk isterlerken yalnızca Allah'ın rızasını gözettikleri açıkça görülür. Bu konu ile ilgili olarak Kuran'da pek çok örnek vardır:

Hani İmran'ın karısı: "Rabbim, karnımda olanı, "her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak" sana adadım, benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen" demişti... (Al-i İmran Suresi, 35)
Hz. İbrahim'in duası ise şu şekildedir:

Rabbimiz, ikimizi Sana teslim olmuşlar kıl ve soyumuzdan Sana teslim olmuş bir ümmet (ver). Bize ibadet yöntemlerini göster ve tevbemizi kabul et. Şüphesiz, Sen tevbeleri kabul eden ve esirgeyensin. (Bakara Suresi, 128)
Yukarıdaki ayetlerde örnek gösterildiği şekilde çocuk sahibi olmak, kuşkusuz hayırlı bir sonuç doğurur. Allah'ın razı olacağı, Kuran ahlakını benimsemiş bir mümin yetiştirmek bir ibadet hükmüne geçebilir. Ancak aksi bir niyette insan dünyada da, ahirette de bu niyetinin kötü sonucu ile karşılaşabilir. Eğer çocuğu Allah'ın kendisine lütfedeceği bir emanet olarak görmez de, kendisine ait olan ve onun sayesinde çevresine böbürlenip gururlanacağı bir gösteriş unsuru sayarsa, doğru yoldan sapmış olur.

Bunun ahiretteki karşılığı ise yıkıcıdır. Ahiret günü, dünyada kendine en büyük destekçi gördüğü çocuğunu unutur; hatta azaptan kurtulabilmek için eşini, ailesini, kardeşini fidye vermek istediği gibi çocuğunu da fidye vermek ister. Böylece azaptan kurtulabileceğini sanır. Fakat o gün azaptan hiçbir şekilde kaçış yoktur.

Aslında cahiliye toplumu insanları için çocuk yalnızca ahirette değil, dünyada da pek çok probleme sebep olur. İlk başta çocuklar, doğumlarından itibaren ailelerinin büyük bir vaktini alır ve çok büyük zorluklarla yetişirler. Bu zorluğu anne, daha hamilelik döneminden itibaren hissetmeye başlar. Çünkü herşeyini bedeni içinde taşıdığı bebeğe göre ayarlamak zorundadır. Yiyeceğine, içeceğine ve hareketlerine titizlik göstermesi gerekmekte, özellikle hamileliğin son aylarında, artık doğru dürüst hareket edemez bir hale gelmektedir. Kaldı ki çocuk doğduktan sonra da, insan için başlı başına bir meşgale olur. Anne, sanki ayağından bir yere bağlanmış gibi, bebekten ayrı hareket edemez hale gelir. Çocuğun bir an önce büyümesi beklenirken, bu süre zarfında kendi yaşamındaki yılların ne kadar hızlı geçtiğinin farkına bile varamaz. Allah rızası için sabredildiğinde büyük bir ibadet hükmüne geçecek olan bu zorluklar, cahiliye kültürüne sahip bir insan için amaçsız bir sıkıntı haline dönüşebilir.

Cahiliye kültüründe karşılaşılan en büyük hayal kırıklığı çocukların büyümesiyle yaşanır. Allah'ın emrettiği ahlak doğrultusunda eğitilmeyen bir çocuk, doğal olarak cahiliye toplumunun bozuk ahlakını benimser. Bu kötü ahlakın neticesinde ise ancak anne babasına karşı isyankar, vefasız bir insan ortaya çıkabilir. Anne-baba çocuklarını bir nevi gelecek garantisi olarak görmüş, onun ileride, yaşlılık dönemlerinde kendilerinin en büyük destekçisi olacağını sanmışlardır. Oysa isyankar bir ahlakla yetişen kişi, çoğu kez bu inceliklerden tamamen yoksundur. Kendi isteklerini gerçekleştirmeye, çıkarlarını korumaya çalışacak, anne ve babasının kendisi ile ilgili planlarını da ancak bu çıkarlarına uyarsa yerine getirecektir. Hatta anne-babanın kendilerini bir huzurevinde terk edilmiş olarak bulmaları da az rastlanan bir sonuç değildir.

Oysa Kuran ahlakıyla yetiştirilmiş bir çocuğun davranışları bambaşkadır. Çünkü Kuran'da anne babanın emeğinden, onlara karşı gösterilmesi gereken saygıdan bahsedilir ve yaşlılık zamanında onları incitmemek emredilir:

Rabbin, O'ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle-davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: "Öf" bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara acıyarak alçakgönüllülük kanadını ger ve de ki: "Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse Sen de onları esirge." (İsra Suresi, 23-24)

Ayetlerden de anlaşıldığı üzere bir insanı yetiştirmek, ona ahiretteki durumunu düşünerek eğitim vermek çok asil bir görevdir. Ama, eğer çocuk dünyaya ve onun geçici yararına yönelik planlar doğrultusunda büyütülür, hazırlanırsa; bu, dünyaya yönelik her iş gibi geçici, tatmin etmeyen ve sonuçsuz bir iş olur. Üstelik Allah rızası için yetiştirilen çocuk mümin ahlakını benimsemese de kaybedilen bir şey yoktur. Çünkü tüm insanların velisi Allah'tır ve kişi O'nu razı edecek şekilde bir eğitim verdiğinde, artık gerisini Allah'a havale etmiş ve hiç silinmeyecek bir sevabı almıştır.

Dünyayı düşünüp yetiştirdiği çocuğunda ise istediğini bulamayacağı gibi, aynı zamanda ahirette de ne çocuğunun kendisine, ne de kendisinin çocuğuna bir faydası olacaktır. Kuran'da bu durum şöyle bildirilir:

"… Fakat 'kulakları patlatırcasına olan o gürleme' geldiği zaman kişi o gün kendi kardeşinden kaçar; annesinden ve babasından, eşinden ve çocuklarından. O gün onlardan her birisinin kendine yetecek bir işi vardır." (Abese Suresi, 33-37)

Başta da belirttiğimiz gibi insan, ancak Allah'a kulluk etmek üzere yaratılmıştır. Dünyadaki yaşamı içerisinde kendisine gösterilen tüm süsler, yalnızca onun Rabbimiz'e kulluk edip etmediğini denemek, O'nun rızasına uygun bir yaşam sürüp sürmediğini gözlemlemek içindir. Nitekim insan öldükten sonra, dünya hayatında yapmış olduğu ibadetlere ya da inkara göre ahirette hesap verecek ve yaptıklarına karşılık olmak üzere ya cennet, ya da Allah'ın sonsuz azabı olan cehennem ile karşılık görecektir. Bu nedenle insanların aklını çelen dünyadaki tüm süslerin, Allah Katında hiçbir değeri yoktur. İnsanı Allah'a yakınlaştıracak ve ahiret hayatında onu cehennemin sonsuz azabından kurtaracak şey; sahip olduğu malları ve çocukları değil, ancak takvası ve imanıdır. Ayetlerde bu çok açık bir biçimde ifade edilir:

Bizim Katımızda sizi (bize) yaklaştıracak olan ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır; ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka. İşte onlar; onlar için yaptıklarına karşılık olmak üzere kat kat mükafaat vardır ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler. (Sebe Suresi, 37)

Gerçekten inkar edenlerin ise, ne malları, ne çocukları, onlara Allah'tan yana bir şey sağlayamaz. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda temelli olarak kalacaklardır. (Al-i İmran Suresi, 116)

Ne malları, ne çocukları onlara Allah'a karşı hiçbir şeyle yarar sağlamaz. Onlar, ateşin halkıdır, içinde süresiz kalacaklardır. (Mücadele Suresi, 17)

DEPREMLER


Depremler, doğa olayları içinde en zarar verici etkiye sahip olan ve insanları en çok tehdit edenlerden biridir. Yapılan tespitlere göre dünya üzerinde yaklaşık iki dakikada bir deprem olmaktadır. Hesaplayacak olursak, bir sene içinde dünyada meydana gelen deprem sayısının yüzbinleri bulabildiği ortaya çıkar. Bunların yaklaşık yirmi tanesi bir şehri yıkacak güçte depremlerdir. Fakat her zaman kalabalık nüfuslu bölgelere rastlamadıkları için büyük bir zararla sonuçlanmazlar. Her yıl oluşan depremlerin, yaklaşık olarak yalnızca beş tanesi yıkıma ve ölüme sebebiyet vermektedir.
Yukarıda verilen bilgiler ışığında, insanların depremlerle çok fazla yüzyüze gelmedikleri anlaşılmaktadır. Yaklaşık her iki dakikada bir dünyanın herhangi bir yerinde deprem olmasına rağmen, bu depremlerin şiddeti öylesine hassas ayarlanmıştır ki; kimi zaman insanlar bunların varlığından bile haberdar olmazlar. Elbette bu, Allah'ın insanlar üzerindeki korumasının açık bir delilidir.

Günümüzde depremler en fazla tek bir şehir ve o şehrin çevresindeki belirli bölgelerde hissedilmektedir. Oysa Allah'ın dilemesi ile bütün dünyayı etkileyecek şiddette, yaşamın son bulmasına neden olacak, yeryüzünü yerle bir edecek bir sarsıntının olması da oldukça kolaydır. Nitekim yeryüzünün yapısı gereği depremlerin oluşması normaldir; fay kırıkları, tabakalar arasındaki boşluklar vs. bu doğa olayını kaçınılmaz kılmaktadır. Bilimsel bir kaynak, muhtemel depremlerden şöyle söz etmektedir:

Dünyanın derinliklerindeki kuvvet, sert yerkabuğunu dayanma gücünün ötesinde iter, kayalar bu gerilmeye karşı koyamayarak yoğun bir enerji patlamasıyla kırılır ve yarılır. Bu yer sarsıntısının sonucunda şehrin bütün yapıları yerle bir olabilir, tüm toplum bir daha geri dönmemek üzere yıkıntıların altında kalabilir. (Doğal Felaketler, Readers Digest, 1996)
Kuşkusuz Allah'ın bir deprem meydana getirmesi için, "doğal şartlar "ın depreme elverişli olup olmamasının bir önemi yoktur. Allah, her dilediğini, dilediği anda gerçekleştirir. Ancak Allah, yeryüzündeki doğal şartları da oldukça güvensiz ve istikrarsız bir halde meydana getirmekle, insana bu dünya üzerindeki yaşamının gerçekte pamuk ipliğine bağlı olduğunu hatırlatmaktadır. Nitekim Kuran'da insanlar muhtemel bir felaket konusunda uyarılırlar:

Artık 'kötülüğü örgütleyip düzenleyenler', Allah'ın, kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya şuuruna varamayacakları yerden azabın gelmeyeceğinden emin midirler? Ya da onlar, dönüp-dolaşmaktalarken, onları yakalayıvermesinden? Ki onlar (bu konuda Allah'ı) aciz bırakacak değildirler. Veya onları bir korku üzerinde yakalayıvermesinden (mi emindirler)? Öyleyse Rabbin, gerçekten şefkatli ve merhamet sahibidir. (Nahl Suresi, 45-47)

Allah dilese, saniyeler süren bu depremler, saatlerce hatta günlerce sürebilir. İnsanlar, başlarına gelenlerin şaşkınlığını yaşarken, yeni felaketlere maruz kalabilirler. Bu, kuşkusuz Allah için kolaydır. Ancak Allah rahmetiyle insanları korur. İnsanlara Kendi büyüklüğünün farkına varmaları ve O'nun dilemesine karşı gelemeyeceklerini görmeleri için hatırlatmada bulunur. İnsanlara dünyaya yönelik çabalarının hiçbir karşılığı ve kazancı olmadığını hatırlatır.

Bu noktada 20. yüzyılda meydana gelen en büyük depremleri ve etkilerini de hatırlamakta yarar var.

2 Nisan 2010 Cuma

TARİHTEN İBRET VERİCİ BİR ÖRNEK : TİTANİK


Dünya tarihi, sahip oldukları güce ve teknolojiye güvenerek Allah'ın kudretini unutan insanların başlarına gelen ibretlik olaylarla doludur. Bu olayların her biri, ne gücün, ne zenginliğin, ne bilimin, ne de teknolojinin, kısaca hiçbir şeyin Allah'ın takdirine karşı koyamayacağını ispat etmesi ve O'nun gücünün ve büyüklüğünün herşeyin üstünde olduğunu bir kere daha insanlara hatırlatması açısından oldukça önemlidir.


Sayısız örneğini verebileceğimiz bu olayların en çok bilinenlerinden birisi de, bundan yaklaşık 86 sene evvel Titanik adlı transatlantiğin başına gelen felaketti. Titanik, 15 bin kişinin çalışması sonucunda üretilen görkemli bir yolcu gemisiydi. 55 metre yükseklik ve 275 metre uzunluğuyla o ana kadar yapılmış en büyük ve en ihtişamlı gemiydi. İnsanlar, teknik donanım olarak da çok üstün biçimde inşa edildiği için, geminin ne olursa olsun batmayacağına kendilerini inandırmışlardı. Ancak buna güvenen insanlar önemli bir gerçeği unutuyorlardı: Allah'ın takdir ettiği kadere, hiçbir şekilde karşı konamazdı. Nitekim hiç umulmadık kadar küçük bir hasar, teknolojiyi safdışı bırakıp geminin kısa süre içinde batmasına sebep oldu.


Gemiden kurtulanlar, batacakları kesinleştiği zaman birçok kişinin güvertede toplanıp dua etmeye başladıklarını anlatmışlardır. Nitekim Kuran'ın birçok ayetinde, insanların sıkıntı veya tehlike durumunda Allah'a dua ettikleri ancak sıkıntı üstlerinden kaldırılınca ettikleri duaları unuttukları bildirilmiştir:

Sizin Rabbiniz, fazlından aramanız için denizde gemileri sizin için yürütür. Gerçekten O, size karşı merhametli olandır. Size denizde bir sıkıntı (tehlike) dokunduğu zaman, O'nun dışında taptıklarınız kaybolur-gider; fakat karaya (çıkarıp) sizi kurtarınca (yine) sırt çevirirsiniz. İnsan pek nankördür. Kara tarafında sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden veya üzerinize taş yığınları yüklü bir kasırga göndermeyeceğinden emin misiniz? Sonra kendinize bir vekil bulamazsınız. Veya sizi bir kere daha ona (denize) gönderip üzerinize kırıp geçiren bir fırtına salarak nankörlük etmeniz nedeniyle sizi batırmasına karşı emin misiniz? Sonra onun öcünü Bize karşı alacak (kimseyi de) bulamazsınız. (İsra Suresi, 66-69)


Bir insan hayatında böyle bir olay yaşamış veya yaşamamış olsun, dünyadaki herşeyin geçici olduğunu ve bütün gücün Allah'a ait olduğunu asla unutmamalıdır. Çünkü insan, böyle bir olayla karşılaştığında bir daha geride bıraktığı hataları telafi şansına sahip olmayabilir. Allah ölümü, insanın karşısına hiç ummadığı bir anda çıkarabilir:

Onlar, göklerin ve yerin 'bağımlı olduğu egemenliğe ve sünnete' (melekût) Allah'ın yarattığı şeylere ve ihtimal (verip) ecellerinin pek yaklaştığına bakmıyorlar mı? Bundan sonra onlar artık hangi söze inanacaklar? (Araf Suresi, 185)


POMPEİ FACİASI


Tarihçilere göre, bundan iki bin yıl kadar önce Pompei'de yaşam çok renkliydi. Çünkü eski dünyada bazı kentler, zevk ve sefanın hüküm sürdüğü şehirler olarak tanınmaktaydı. İşte Pompei de bunlardan biriydi. Şimdi sadece harabesi görülebilen Pompei sokaklarında, çok sayıda meyhane, taverna ve randevu evi bulunuyordu.


Vezüv'ün yamaçları bağlarla örtülü idi, Pompei de bu yamaçlarla deniz arasında kurulmuş ve genellikle zengin Romalıların tercih ettiği bir mekandı. Komşu il olan Herculanum da aynı şartlara sahipti. Ancak tarihin en ünlü yanardağ püskürmelerinden biri, bu güzel yerlerin varlığına son verdi. Bugün, volkanın lavlarıyla "taş kesilmiş" Roma hayatı tüm ayrıntıları ile görülebilmektedir.

Felaket 24 Ağustos 79 sabahı geldi. Pompei'de kendi halkının dışında yazı geçirmeye gelen zengin Romalılar ve Herculanum'da ya da Vezüv'ün eteklerinde yaptıkları muhteşem evlerde yerleşmiş kimseler de bulunuyordu. Vezüv yanardağı bir anda patladı. Öncesinde yer sarsılmaya başlamış, dağdan gökgürültüsünü andıran, uzak ve boğuk gürlemeler gelmişti. Araştırmalara göre, göğe alevler sütun halinde yükseliyor, sonra bunu muazzam bir duman izliyordu. Aynı zamanda, yeni patlamalar havayı sarsıyor ve küllerden, taş-topraktan ve lav külçelerinden oluşan bir sağanak, şehrin üstüne yağıyordu.



Allah'ın şiddetli yakalamasıyla karşılaşan Pompei halkı, kendisinden sonra gelen insanlara ibret olarak bırakılmıştır.

Herculanumlular, Vezüv'e daha yakın oldukları için şehre doğru dalga dalga gelen, kor halindeki çamur selinden korkuya kapılmışlar ve kaçmaya çalışmışlardır, ama kaçamayanlar yıkıntıların ve erimiş lavların altında kalmışlardır. Ancak asıl ibret verici olan, yapılan kazılardan elde edilen verilere göre, insanların çoğunun şehirden ayrılmakta hala tereddüt ediyor olmasıydı. Pompei'de, şehrin kraterden uzak olması, herşeye rağmen bir güven duygusu yaratmış; bu nedenle zenginlerin çoğu, bu kül sağanağından, evlerinde kalarak korunmayı düşünmüş ve mallarını, mülklerini bırakıp gitmek istememişlerdi. Bir süre sonra da vaktin artık çok geç olduğunu kavrayamadan ölmüşlerdi. Bir gün içinde iki şehir, Herculanum, Pompei ve altı kasabada yaşayan tüm canlılar tarihten silindi. Kuran'da bu şekilde helak edilen insanlardan şöyle söz edilir:

Bunlar, sana doğru haber (kıssa) olarak aktardığımız (geçmiş) nesillerin haberleridir. Onlardan kimi ayakta kalmış, ( kimi ) biçilmiş ekin dir. (Hud Suresi, 100)

İnsanlığın bütün bunları öğrenebilmesi ise, yüzyıllar sonra mümkün oldu. Yapılan araştırmaların sonucunda Pompei'deki eski şehir, "yaşıyorken donmuş haliyle" gün ışığına çıkarıldı. İnsanlar, can verdikleri andaki halleriyle taşlaşmışlardı. Kuran'da haber verildiği gibi:

Onlar, zulüm işlemektelerken, ülkeleri (veya nesilleri) yakaladığı zaman... Rabbinin yakalaması işte böyledir. Gerçekten O'nun yakalaması pek acı, pek şiddetlidir. (Hud Suresi, 102)

Günümüzden yüzlerce hatta binlerce yıl önce yaşayan uygarlıkların, geride kalıntı halindeki eserlerini bırakmaları, sahip oldukları zenginliğin kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını göstermiş, geride bıraktıkları herşey kendilerinden sonrakilere miras kalmıştır. Bu topluluklarda yaşayan insanların belki de en büyük yanılgısı, kendilerinden önce yerle bir olmuş, tarihe karışmış olan topluluklara rağmen, dünya nimetlerine ebedi olarak sahip olacaklarını sanmaları ve ortaya çıkardıkları yapıtların kendilerini ölümsüz kılacağını zannetmeleridir. Bu yanılgı günümüze de uzak değildir. İnsanların önemli bir bölümü kendilerine bir fayda getirir düşüncesi ile bütün yaşamlarını mallarını yığıp biriktirmeye adamakta, kendilerini, ölümsüz (hatırlanır) kılmak amacı ile çeşitli eserler meydana getirmektedirler. Üstelik yaptıkları aşırılıklar belki de kendilerinden öncekilerden çok daha kapsamlı olmakta ve kendilerine Allah'tan gelen çeşitli uyarılara aldırmamaktadırlar. Ama bu kişilerin unutmaması gereken çok önemli bir gerçek vardır: Bir dönem var olup sonra yok olan toplulukların geride bıraktıkları, karşılarında bir ibret vesilesi olarak tüm heybeti ile durmaktadır. Hiçbiri ebedi olarak bu dünya üzerinde kalmamıştır. Adlarını ölümsüzleştirmek için ardında eserler bırakan insanların bir kısmının belki de adları arkalarında kalmış, ama ne çürümüş bedenlerine ne de ahiretlerine bir yarar sağlamamıştır. Ancak dünyada öğüt alıp düşünebilenlere bir ibret olarak kalıntıları var olmakta, Allah'ın zorlu azabının bir hatırlatıcısı olarak başlarına gelenler unutulmamaktadır.

İşte Allah insanlara bu örnekleri vermekte, bunların benzerleri ile dünya tutkunlarını uyarmaktadır. Kuşkusuz bundan öğüt alıp bir ders çıkarabilenler, tarih boyunca meydana gelen olayların hiçbirinin boşuna yaratılmadığını, Allah'ın her an her yerde bütün bunlardan daha şiddetlisini insanlara tattırmaya güç yetirdiğini kavrayabilirler. Dünya sadece bir imtihan yeridir. Burada imtihanın gereklerini yerine getirenler kazançlıdırlar. Sadece dünyayı yurt edinenler ise, geçmişteki örneklerin benzeri bir kayba uğrayacaklardır. Kuşkusuz bu, kendi yapıp ettiklerinin karşılığıdır. Ahirette sadece yaptıkları ile karşılık göreceklerdir. Şüphesiz en doğrusunu Allah bilir.

GERÇEK YURT: AHİRET


Pek çok insan, dünya üzerinde eksiksiz ve mükemmel bir yaşamın kurulabileceğini sanır. Gerekli maddi imkanlar elde edildiğinde, bu dünyadaki yaşamın insanı tam olarak tatmin edebileceğini ve mutlu kılabileceğini düşünür. En yaygın kanaate göre insan, maddi bir zenginlik, "mutlu bir yuva" ve diğer insanlar gözünde saygınlık (statü) elde ettiğinde, kusursuz bir hayat kurmuş olur.
Oysa Allah, Kuran'da bizlere bu tür bir bakış açısı vermez. Aksine, Kuran'da bildirildiğine göre, dünya üzerinde sürdürdüğümüz yaşam, asla eksiksiz, mükemmel ve sorunsuz olamaz. Çünkü, özellikle böyle olamayacak şekilde tasarlanmıştır.
"Dünya" kelimesinin kökeni bu konuda çok önemli bir anlam içerir. Kelime, Arapça'daki "deniy" sıfatından türemiştir. "Deniy" ise, alçak, düşük, basit, değersiz gibi anlamlara gelmektedir. Bu durumda "dünya" kelimesi de, bu sıfatları içeren bir mekan anlamını taşır.
Nitekim tüm kitap boyunca gördüğümüz gibi, dünya hayatının değersizliği ve önemsizliği Kuran'da sık sık vurgulanır. Dünya hayatını güzel kıldığı düşünülen tüm faktörler—zenginlik, iş hayatı, evlilik, çocuklar, başarı vs.—Kuran'a göre aslında geçici ve aldatıcı birer metadan başka birşey değildirler:
Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azap; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka birşey değildir. (Hadid Suresi, 20)
Başka ayetlerde, insanın dünya hayatı dolayısıyla nasıl bir aldanışa kapıldığı şöyle açıklanır:

Hayır siz, dünya hayatını seçip üstün tutuyorsunuz. Ahiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir. (A'la Suresi, 16-17)

Sorun da, üstteki ayette haber verildiği gibi, dünya hayatının ahirete üstün tutulmasıyla başlar. Çünkü insanlar, dünya hayatını ahirete üstün tutmakla, Allah'ın vaadine ve dolayısıyla Allah'a yüz çevirmiş olmaktadırlar. Allah Kuran'da bu insanları "Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin bulanlar ve Bizim ayetlerimizden habersiz olanlar"(Yunus Suresi, 7) olarak tanımlar ve bunların cehenneme gideceklerini haber verir.

Elbette, dünya hayatının eksikliği, bu dünyada güzel şeylerin var olmadığı anlamına gelmez. Aksine, Allah dünyayı cenneti hatırlatacak pek çok güzel nimetle doldurmuştur. Fakat bu güzelliklerin yanına cehenneme ait olan eksiklik, çirkinlik ve kusurlar da katılmıştır. Dünyada, imtihan ortamının hikmeti gereği cennet ve cehenneme ait özellikler karışık ve birarada bulunurlar. Bu şekilde müminler hem cennet hem de cehennem hakkında fikir edinir, hem de kendilerini dünyadaki kısa ve geçici yaşama kaptırmak yerine, gerçek, kusursuz, eksiksiz ve sonsuz yaşam olan ahirete yönelirler. Allah'ın kulları için seçip beğendiği yaşam da işte bu ahiret hayatıdır. Ahiret Kuran'da insanların gerçek ve ebedi yurdu olarak tarif edilir.
İşte bu nedenle, ahiret yurdunu kazanmak, yani Cennet'e kavuşmak için ciddi bir çaba gerekmektedir. Allah inanan kullarına bunu emretmiştir:

Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır. (Al-i İmran Suresi, 133)

CENNET İÇİN YARIŞANLARIN DURUMLARI


Mümin Kuran'da sonsuz bir ecir, sonsuz bir mükafat, sonsuz bir mutlulukla müjdelenmiştir. Ancak bu konuda bilinmesi gereken çok önemli bir nokta vardır. O da, sonsuz zaman içinde, sonsuz güzelliklere uzanan bu müjdenin, mümin daha dünyadayken başladığıdır. Çünkü mümin ahirette cennetle müjdelendiği gibi, bu dünyada da Allah'ın lütuf ve ikramından, nimetinden mahrum bırakılmamıştır.


Kuran'da, salih amellerde bulunan müminlerin bu dünyada da güzel bir hayatla yaşatılacakları haber verilir:

Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

Hem bir mükafat ve şevk kaynağı hem de karşılıksız lütuf ve ihsanının bir göstergesi olarak salih kullarına dünyada nimet ve güzellik vermesi      Allah'ın değişmez bir kanunudur. Zenginlik, ihtişam ve güzellik cennetin en temel özelliklerinden olduğu için, Allah sevdiği seçkin kullarına cenneti hatırlatacak, onların cennete kavuşma arzu ve heyecanlarını artıracak nimetlerin ve ortamların benzer örneklerini bu dünyada da yaratır. Bu yüzden, nasıl inkarcıların ebedi azapları daha bu dünyadan başlıyorsa, salih müminler için vadedilen ebedi güzellikler de kendilerine dünyadaki hayatlarında gösterilmeye başlanır. Allah mümine, onu denemek kastıyla, hayatı boyunca sıkıntılar, çileleler, acılar da verebilir; ama bunlara Allah rızası için sabreden mümin, tüm bu sıkıntılardan, inkarcı bir insanın anlayamayacağı manevi bir lezzet alır.

Bir mümin, kendisini yaratan Allah'ın bilincinde olmasından, O'nun emir ve yasaklarına uymasından, O'nun insanlar için seçip beğendiği din ahlakını yaşamasından ve ölümünden sonrası için çok büyük umut ve beklentiler taşımasından ötürü dünyadaki yaşamı boyunca her türlü ruhsal sıkıntı ve üzüntüden uzaktır. Herşeyden önce kendisini yaratan Allah'ın yardımı ve desteği kendisiyle beraberdir. Müminlerin her namazda, her salih amelde, Allah rızası için yapılan küçük büyük her işte Allah'ın kendilerini gördüğünü, meleklerin bunları amel defterlerine yazdığını ve ahirette tüm bunların karşılığını alacaklarını bilmelerinden doğan bir huzurdur bu. Bu, Allah'ın kendilerini görünmeyen meleklerle desteklediğini, "önlerinden ve arkalarından izleyenleri" olduğunu ve bunların kendilerini"Allah'ın emriyle gözetip-korumakta" (Rad Suresi, 11) olduklarını, O'nun yolunda yapılan mücadelede galip gelecek olanların, cennetle müjdelenmiş olanların iman edenler olduklarını bilmelerinden kaynaklanan bir güven duygusudur. Böylece salih müminler,  Allah'ın meleklere, "... iman edenlere sağlamlık katın..." (Enfal Suresi, 12) vahyi doğrultusunda, asla korkuya ve hüzne kapılmazlar.

Müminler, "bizim Rabbimiz Allah'tır deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturan" (Fussilet Suresi, 30) insanlardır. Ve, "onların üzerine melekler iner. 'Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vadolunan cennetle sevinin'" (Fussilet Suresi, 30) derler. Müminler Allah'ın "kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyeceğini" (Araf Suresi, 42) bilmişlerdir. Kadere ve herşeyi yapıp edenin Allah olduğuna kesin bir bilgiyle inanırlar ve böylece başlarına gelenlere "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez" (Tevbe Suresi, 51) diyerek tevekkül ederler. Allah rızasına uyduklarından ve hep "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir."(Al-i İmran Suresi, 173-174) dediklerinden dolayı da, onlara hiçbir kötülük dokunmayacaktır. Ancak dünya bir imtihan meydanı olduğundan elbette müminin karşısına çeşitli zorluklar çıkabilir. Belli dönemlerde açlık, hastalık, uykusuzluk, kaza, maddi kayıp, vs. türünden çeşitli sıkıntılarla karşılaşabilir. Fakirlikle ve zorluklarla da imtihan olabilir. Ayette bu imtihan şöyle bildirilmiştir:

Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki müminlerle; "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyordu. Dikkat edin, şüphesiz Allah'ın yardımı pek yakındır. (Bakara Suresi, 214)


Kuşkusuz ki bu zor durum, peygamberin ve yanındaki müminlerin Allah'a duydukları saygıyı ve korkuyu, cennete olan özlemlerini daha da arttırmıştır. Zaten Allah, ayetin sonunda yardımının çok yakın olduğunu da müjdelemektedir. Sonuçta, "Allah, takva sahiplerini zafere ulaşmalarıyla kurtarır. Onlara kötülük dokunmaz ve onlar hüzne kapılmayacaklardır." (Zümer Suresi, 61)


Mümin zorlukların imanının denenmesi için özel olarak yaratıldığını, güzel bir sabır ve tevekkül gösterdiği takdirde bunların ahireti için sınırsız bir ecir kaynağı, olgunlaşması için büyük fırsatlar olduğunu bildiğinden, huzur, mutluluk ve neşesinden hiçbir şey kaybetmez. Hatta şevk ve heyecanı daha çok artar. Bu sıkıntılar onun ruhi dengesini, dirayet ve kararlılığını hiçbir zaman olumsuz yönde etkilemez.

Bu durum kafirler içinse tam tersidir. Bir inkarcı, çektiği çeşitli bedensel acıların yanında, ruhen de azap çeker.
Korku, üzüntü, ümitsizlik, tedirginlik, karamsarlık gibi inkarcıların karakteristik özelliği olan negatif duygular, onların cehennemde çekecekleri azabın manevi kısmının bu dünyadaki küçük bir başlangıcını oluştururlar. Allah, saptırdığı bu insanların "göğsünü sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı" kılar ve "iman etmeyenlerin üzerine böyle pislik çökertir." (En'am Suresi, 125)


Allah, buna karşın Kendisi'nden bağışlanma dileyen, tevbe eden salih müminleri dünyada da güzel bir surette faydalandıracağını ve ihsanda bulunacağını başka ayetlerde de bildirmiştir. Hud Suresi'nin 3. ayetinde şöyle bildirilir:

Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. O da sizi, adı konulmuş bir vakte kadar güzel bir meta (fayda) ile metalandırsın ve her ihsan sahibine kendi ihsanını versin. Eğer yüz çevirirseniz gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından korkarım. (Hud Suresi, 3)

Bir başka ayette de müminlerin dünya hayatı şöyle tarif edilir:

Sakınanlara: "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde "Hayır" dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)

Ahiret yurdu bu dünyadan daha hayırlı ve üstündür. Dünya hayatının tüm güzellikleri, ahiret yurdu ile mukayese edildiğinde değerini tamamen yitirmektedir. O halde bir hedef belirlenecekse bu hedefin sadece ahiret olması gerekmektedir. Zaten bunu hedefleyen müminlere Allah, dünya hayatlarında da nimetlerini artırmaktadır.